
Politik doğruluk denen mefhum sağolsun, az buçuk da olsa imaj düşkünü olan insanlar magazini sevdiklerini itiraf etmekten kaçınırlar. Çünkü özel hayatın gizliliği, en a priori ahlaki hassasiyetlerden biridir. Hiçbirimiz, ülkenin en ünlü ve güzel kadınlarından biriyle birlikte bir restoranda başbaşa yemek yerken samimi bir şekilde görüntülenmek istemeyiz değil mi? Acaba?
Ben de geçenlerde Kanalizasyon filmini seyrederken fark ettim magazine ne denli düşkün olduğumu. Evet, magazin kültürünü yermeye çalışan bir filmi izlerken fark ettim bunu. Filmi izleyenler hatırlar; Okan Bayülgen'in canlandırdığı karakter, ünlülerin hayatlarını gösteren klasik magazin programları yerine, "ünlüsüzlerin" hayatlarını gösteren alternatif bir magazin programı formatı öneriyordu. Filmi izlemeyenler de Türkiye'de yaşıyorsa bu fikri en az bir kere düşünmüş ya da duymuştur. Zira hepimizde "kardeşim, onu yapacağına şöylesini yap, daha çok tutar" şeklinde tezahür eden bir "sıradışı olanı halka indirgemecilik" hastalığı var.
Tabii bu farkındalık, bendeki "eyleminin doğruluğunu ideal bir referansa dayandır ki için rahat etsin" zayıflığını harekete geçirdi hemen. Düşündüm. Düşündüm. Annemle babamın arkadaşlarından birinin Rize'deki evlerine gittiğimiz yaz aklıma geldi. Adamın karısı tanımış olduğum en ciddi kadın olabilir. Ama o zaman bana garip gelen bir huyu vardı. Magazin programı başladığı zaman, anlamsız bir ciddiyetle televizyonun başına geçer, saniyesini kaçırmadan izlerdi. Böylesine lüzumsuz bir içeriğe sahip olan bu türü böylesine büyük bir ilgiyle ve ciddiyetle takip etmesine hala anlam verebilmiş değilim.
Yukarıdaki Acaba?'ya döneyim. Acaba gerçekten özel hayatımızın özelde kalmasını istiyor muyuz? Sanmıyorum. Öyle olsaydı, bir insanın restoranda yediği yemeği bırak, aklının en ücra köşelerinde fink atan düşüncelerini milyarlara sunma merakını nasıl açıklardık? Sinema, edebiyat, müzik nasıl var? Yayınevlerine sunulan günlükler, "bilinç akışı" yazım teknikleri, psychedelic müzikler, anlaşılmaz tablolar ve sanat için sanat yapanlar neden var? Bunlar kişinin özel hayatını, her hafta başka bir gerizekalı ünlünün sunduğu magazin programlarından çok daha fazla didik didik edip, anlayana ifşa etmiyor mu?
Magazin programlarına zorunlu burun kıvırışımızın nedeni belki de salt politik doğruluk hevesinden ziyade, o programların içeriğinin düzmece olduğunun farkında olmamızdır. Eğer a ünlüsü b ünlüsünü gerçekten sikmiyorsa, izlediklerimizin hiçbir manası yok. Kurgu severiz, ama magazin programları ilgi çekici bir kurgu dahi sunamıyor. Magazin gazetelerinin, dergilerinin, kanallarının patronları bile ünlülerin kendilerini arayıp "gelin bizi basın" talimatları verdiğini itiraf edebiliyorlarsa, magazin programlarından zevk almak düpedüz aptallıktır.
Başkalarının özel hayatlarına merak duymamak ise düpedüz sıkıcılıktır. Misafirliğe gittiğimiz evlerdeki buzdolaplarının buzluklarını, ip-iğne-kumaş çekmecelerinin içlerini, gece bizim için çek-yat haline getirilen kanepelerin altlarını, vitrinlerin raflarını dahi karıştırmak için onulmaz bir dürtü hissederiz -ki buralar evlerin en sıkıcı yerleridir. Hal böyleyken, ben nasıl merak etmeyeyim insanların en çıplak hallerini?
Okumayı bu yüzden çok seviyorum. Belki yüzyıllar önce ölmüş olan insanların beyinlerinden parmak uçlarına gidenleri görebiliyorum. Bundan ala magazin olabilir mi? Hayranı olduğun bir yazara bundan daha yakın olabilir misin? Bukowski atlar için, Fante kirasını denkleştirmek için, Dostoyevski kumar borcunu ödemek için o satırları yazdı ve hepsi senin burnunun ucunda. Sen onun kafasının içindesin. Gecenin dördünde, kaloriferin dibine çöküp sayfaları çevirirken aslında onun gözünden görüyorsun, onun aklıyla düşünüyorsun, onun hissettiklerini hissediyorsun. Bizzat o oluyorsun. "Anti-kahraman" kavramının tek açıklaması bu. Günlük hayatta nefret edeceğin insanlara karşı kitaplarda, filmlerde empati sağlayabilmenin, onların tarafını tutabilmenin tek nedeni bu olabilir.
Kitaplar, mektuplar, günlükler, blog kayıtları, sözlük entryleri... Tüm bunlar bize, insanların muhayyilesini gıdıklayan sanal gerçeklik, zamanda yolculuk, düşünce okuma ve hatta reenkarnasyon gibi düşleri tecrübe etme fırsatı sunuyor. Hem de orana burana kablo sokmak zorunda kalmadan. Ve üstelik sana öznellik filtreni kullanma zevkini yaşatacak cömertliği de göstererek.
Bu yüzden az buçuk tanıdığım insanların bloglarına cumburlop dalmaktan büyük keyif alıyorum. Dile hakimiyeti, imla kurallarına hassasiyeti, espri anlayışı, basitliği, karmaşıklığı zerre umurumda değil. Hepinizin özelinde neler olup bitiyor çok merak ediyorum. O yüzden facebook albümlerinizi didik didik ediyorum, kim ne foto comment yazmış ezberliyorum, relationshiplerinizi, wall-to-wallarınızı takip ediyorum. "Profilime kim bakmış" aplikasyonlarını yüklemeye çalışmayın, bir şey elde edemezsiniz. Sizi incik cincik etmemizin sebebi sizi yakın hissetmemiz değil sizi uzak görmemiz. O yüzden çekicisiniz. O yüzden en yakınlarımızın hiçbir şeyini merak etmiyoruz, o yüzden zerre sikimizde olmayan insanların her şeyini bilmek istiyoruz. Çünkü manyağız biz.
Hal böyleyken ben de manyaklara amme hizmeti olsun diye bir blog açmaya karar verdim. Uzun zamandır aklımdaydı esasen, ama yazmadan önce bayağı bir okuyayım, kendimi geliştireyim istemiştim. Ama baktım benden bir cacık olmuyor, daha fazla beklemeyeyim dedim. Zaten hayatımı, her konuda daha iyi olmadan hiçbir şeye girişmeme huyumdan dolayı bok ediyorum.
Her neyse, adettendir Tutunamayanlar'dan bir alıntıyla bitireyim bari; "kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım"