19 Ocak 2010 Salı

Daral Susam Daral!

Elimde sürekli birkaç meşgale veya iş, güç var. Ama hangisini acilen yapmam gerektiğini hissetsem bir şey beni diğerlerine yönlendiriyor. Bir hafta boş boş yatıyorum ve elimdeki kitabı en fazla beşer, onar sayfalar halinde okuyorum. Sınav haftası gelip çatıyor, bu sefer de ertesi günkü sınav için okumam gereken notlar beni kitabıma doğru itiyor. Bir haftada okuduğumdan fazlasını birkaç saatte okuyorum ama aklım derste olduğundan, vicdanım kitaptan zevk almamı engelliyor. Aylardır izlemeyi düşündüğüm ama o şevki bir türlü bulamadığım bir film bana rastgele girdiğim bir klasörden göz kırpıyor. Yarım bırakıp uzun zamandır izlemediğim Twin Peaks bölümleri yarınki sınavdan çakmam için elinden geleni yapıyor. Elimde birkaç çeviri bulunuyor; hangisinin aciliyeti yüksekse ona elimi sürmek içimden gelmiyor. Yeni ve birkaç güne bitmesi gereken bir tıp çevirisi alıyorum ve aniden, haftalardır dokunmadığım iktisat çevirisine devam etme yolunda anlamsız bir istek duyuyorum. Bir iki paragraf çevirdikten sonra Twin Peaks'e geçiyorum. Yarın son finalim var. Günlerdir açmayı aklıma bile getirmediğim bloguma yazıyorum.

Bir sürü şey yapıyorum, hiçbirinden zevk alamıyorum. İnşallah ölürüm.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Vicdani Ret ve Korkaklık


Vicdani ret hakkına inanıyorum ama kullanmayı düşünmüyorum. Çünkü korkak değilim. İliklerine kadar nefret ettiğim toplumun benden beklentilerini boşa çıkarmayacağım. Call of Duty oynayıp askerlik aşeren ergen zekalı arkadaşlarımın dalga konusu olmayı reddediyorum. Askerliğin kutsallığına inanıp elli kere tecil ettiren, gittiği saniye gün saymaya başlayan onlarca yaşıtımla birlikte üçüncü defa erkek olacağım. İlk erkekliğim çükümün ucunun kesildiği zamana, ikinci erkekliğim mala vurmama denk gelir. Aklı fikriyle, dini geleneğiyle, namusu göreneğiyle, mahremiyeti kapı önüne astığı kanlı çarşafıyla savaşan canım toplumum beni erkek olarak görmek için benden ne bekliyorsa bunu onlara vereceğim. Enbüyükaskerbizimasker sesleri arasında, beynimin içinde binlerce ana ve avrat sikerek, aptallar ordusunun tekbirle yolunu kestiği otobüse binip nereye gönderilmişsem oraya gideceğim. Üzerinde M yazan asker künyemi boynuma takıp sabah kalktıktan sonra tam gergin olarak toplayamadığım yatak çarşafları için küfür yiyeceğim, yediklerimi sindireceğim, emir alacağım, yerine getireceğim, boyun eğeceğim, sorgulamayacağım, alt devreleri ezip üst devrelerin postallarını yalayacağım, sürüneceğim, traş olacağım, önümdekilerin ve arkamdakilerin söylediği asker türkülerine playback yapacağım, her sabah asker olarak yeniden doğacağım, şaplı yemekler yeyip kalan gücümle de sifon seslerinin bastırdığı otuz birler çekeceğim, cep telefonuyla gizlice konuşup çalındığı zaman kimseye şikayet edemeyeceğim, onlarca kişiyle aynı koğuşta horlayıp, benden önce horlamaya başlayanları ertesi gün kaza kurşunuyla öldürdüğümü hayal edeceğim, kolumdaki dövmeler dolayısıyla "psikolojik sorunlular" arasında sayılıp jiletçilerle, façacılarla kader arkadaşı olacağım, silahla vakur fotoğraflar çektirip sevdiklerime göndereceğim, bu fotoğrafları dolaplarıma yapıştıracağım, çerçeveletip duvarlarıma asacağım, facebook'ta profil fotoğrafı yapacağım ve gelecek like'ları, helal olsunları, aslanımları bekleyeceğim, askerden yeni gelmiş dostlarım gibi terör konusunda bilinçlenip Kürtlerden nefret edeceğim, silahımı çaldırırsam ben de başkasınınkini çalacağım, silahdemeknamusdemek ve namus hırsızlık yoluyla devredilebilir bir şey.

Ne de olsa her şey vatan için, parayla çürük raporları alanları, militarizm naraları atıp çocuklarına tatil yerlerinde askerlik yaptıranları, ülkenin parça pinçik olmuş bölünmez bütünlüğünü ve bağımsızlığını, bu bölünmez bütünlüğe ve bağımsızlığa sahip ülkenin asıl sahibi olan bir o kadar bağımsız sermayeyi, sermayenin götünü ve sikini yalayarak biraz daha lüks arabalara, biraz daha çok katlı villalara sahip olan tüccarları, bakanları, bakmazları, ihalecileri, yolsuzları, bankacıları, tefecileri tüfecileri, bazen ordu dostu olan bazen ordu düşmanı olan kafası karışık ama cebi dolu medya patronlarını, o patronların uzaktan kumandalı ve sahinin sesiyle çalışan köşe yazarlarını, orduyu 12 martlarda 12 eylüllerde halkının karşısına koyanları, ordunun içinde halkçı olan ne varsa 12'ler eşliğinde tasfiye edenleri, orduyu nato'ya teslim etmek için binlerce askerini binlerce kilometre ötedeki savaşlara gönderenleri ve en nihayetinde orduyu nato'ya teslim edenleri, ırkçıları, etnosantrikleri, ülkesinde Kürtçe ya da başka bir azınlık dili duymak istemeyen ama İngilizce'de modernlik, Fransızca'da estetik, İspanyolca'da ahenk bulanların hassasiyetlerini korumak, kollamak, pohpohlamak, sırtını sıvazlamak ve gazını almak için, böylesine kutsal bir görev için. Ha bir de halkı korumak için. Halk olarak halk için ölüme gitmek için. Halkı yönetenlerin, ezenlerin, sömürenlerin kılına zarar gelmemesi için hem halk için hem onlar için hem halk olarak hem halk olarak hep halk olarak.

Bu sırada korkak vicdani retçiler düşüncelerini savunup gözaltına alınıyor, askeri cezaevlerine gönderiliyor, aşağılanıyor, dışlanıyor, işkence görüyor, taciz ediliyor, hırpalanıyor, cinsel diskriminasyona uğruyor, sicilleri mahvediliyor, en yakınları tarafından küçümseniyor ve herkesin yapabildiği bir işi yaptıkları için kendini daha erkek sayanlarca korkak ilan ediliyor olacaklar.

Ben askerden gelince aslanlar gibi karşılanacağım, yağlı ballı etli pilavlı sofralarda ağırlanacağım. Korkak vicdani retçiler delik deşik olmuş ruhlarıyla, belki ellerinde pespembe teskereleriyle ve ömür boyu alınlarına kazınmış pembe lekeleriyle her türk asker doğan her türk asker doğar her türk asker doğar.

5 Ocak 2010 Salı

Orientation


Politik doğruluk denen mefhum sağolsun, az buçuk da olsa imaj düşkünü olan insanlar magazini sevdiklerini itiraf etmekten kaçınırlar. Çünkü özel hayatın gizliliği, en a priori ahlaki hassasiyetlerden biridir. Hiçbirimiz, ülkenin en ünlü ve güzel kadınlarından biriyle birlikte bir restoranda başbaşa yemek yerken samimi bir şekilde görüntülenmek istemeyiz değil mi? Acaba?

Ben de geçenlerde Kanalizasyon filmini seyrederken fark ettim magazine ne denli düşkün olduğumu. Evet, magazin kültürünü yermeye çalışan bir filmi izlerken fark ettim bunu. Filmi izleyenler hatırlar; Okan Bayülgen'in canlandırdığı karakter, ünlülerin hayatlarını gösteren klasik magazin programları yerine, "ünlüsüzlerin" hayatlarını gösteren alternatif bir magazin programı formatı öneriyordu. Filmi izlemeyenler de Türkiye'de yaşıyorsa bu fikri en az bir kere düşünmüş ya da duymuştur. Zira hepimizde "kardeşim, onu yapacağına şöylesini yap, daha çok tutar" şeklinde tezahür eden bir "sıradışı olanı halka indirgemecilik" hastalığı var.

Tabii bu farkındalık, bendeki "eyleminin doğruluğunu ideal bir referansa dayandır ki için rahat etsin" zayıflığını harekete geçirdi hemen. Düşündüm. Düşündüm. Annemle babamın arkadaşlarından birinin Rize'deki evlerine gittiğimiz yaz aklıma geldi. Adamın karısı tanımış olduğum en ciddi kadın olabilir. Ama o zaman bana garip gelen bir huyu vardı. Magazin programı başladığı zaman, anlamsız bir ciddiyetle televizyonun başına geçer, saniyesini kaçırmadan izlerdi. Böylesine lüzumsuz bir içeriğe sahip olan bu türü böylesine büyük bir ilgiyle ve ciddiyetle takip etmesine hala anlam verebilmiş değilim.

Yukarıdaki Acaba?'ya döneyim. Acaba gerçekten özel hayatımızın özelde kalmasını istiyor muyuz? Sanmıyorum. Öyle olsaydı, bir insanın restoranda yediği yemeği bırak, aklının en ücra köşelerinde fink atan düşüncelerini milyarlara sunma merakını nasıl açıklardık? Sinema, edebiyat, müzik nasıl var? Yayınevlerine sunulan günlükler, "bilinç akışı" yazım teknikleri, psychedelic müzikler, anlaşılmaz tablolar ve sanat için sanat yapanlar neden var? Bunlar kişinin özel hayatını, her hafta başka bir gerizekalı ünlünün sunduğu magazin programlarından çok daha fazla didik didik edip, anlayana ifşa etmiyor mu?

Magazin programlarına zorunlu burun kıvırışımızın nedeni belki de salt politik doğruluk hevesinden ziyade, o programların içeriğinin düzmece olduğunun farkında olmamızdır. Eğer a ünlüsü b ünlüsünü gerçekten sikmiyorsa, izlediklerimizin hiçbir manası yok. Kurgu severiz, ama magazin programları ilgi çekici bir kurgu dahi sunamıyor. Magazin gazetelerinin, dergilerinin, kanallarının patronları bile ünlülerin kendilerini arayıp "gelin bizi basın" talimatları verdiğini itiraf edebiliyorlarsa, magazin programlarından zevk almak düpedüz aptallıktır.

Başkalarının özel hayatlarına merak duymamak ise düpedüz sıkıcılıktır. Misafirliğe gittiğimiz evlerdeki buzdolaplarının buzluklarını, ip-iğne-kumaş çekmecelerinin içlerini, gece bizim için çek-yat haline getirilen kanepelerin altlarını, vitrinlerin raflarını dahi karıştırmak için onulmaz bir dürtü hissederiz -ki buralar evlerin en sıkıcı yerleridir. Hal böyleyken, ben nasıl merak etmeyeyim insanların en çıplak hallerini?

Okumayı bu yüzden çok seviyorum. Belki yüzyıllar önce ölmüş olan insanların beyinlerinden parmak uçlarına gidenleri görebiliyorum. Bundan ala magazin olabilir mi? Hayranı olduğun bir yazara bundan daha yakın olabilir misin? Bukowski atlar için, Fante kirasını denkleştirmek için, Dostoyevski kumar borcunu ödemek için o satırları yazdı ve hepsi senin burnunun ucunda. Sen onun kafasının içindesin. Gecenin dördünde, kaloriferin dibine çöküp sayfaları çevirirken aslında onun gözünden görüyorsun, onun aklıyla düşünüyorsun, onun hissettiklerini hissediyorsun. Bizzat o oluyorsun. "Anti-kahraman" kavramının tek açıklaması bu. Günlük hayatta nefret edeceğin insanlara karşı kitaplarda, filmlerde empati sağlayabilmenin, onların tarafını tutabilmenin tek nedeni bu olabilir.

Kitaplar, mektuplar, günlükler, blog kayıtları, sözlük entryleri... Tüm bunlar bize, insanların muhayyilesini gıdıklayan sanal gerçeklik, zamanda yolculuk, düşünce okuma ve hatta reenkarnasyon gibi düşleri tecrübe etme fırsatı sunuyor. Hem de orana burana kablo sokmak zorunda kalmadan. Ve üstelik sana öznellik filtreni kullanma zevkini yaşatacak cömertliği de göstererek.

Bu yüzden az buçuk tanıdığım insanların bloglarına cumburlop dalmaktan büyük keyif alıyorum. Dile hakimiyeti, imla kurallarına hassasiyeti, espri anlayışı, basitliği, karmaşıklığı zerre umurumda değil. Hepinizin özelinde neler olup bitiyor çok merak ediyorum. O yüzden facebook albümlerinizi didik didik ediyorum, kim ne foto comment yazmış ezberliyorum, relationshiplerinizi, wall-to-wallarınızı takip ediyorum. "Profilime kim bakmış" aplikasyonlarını yüklemeye çalışmayın, bir şey elde edemezsiniz. Sizi incik cincik etmemizin sebebi sizi yakın hissetmemiz değil sizi uzak görmemiz. O yüzden çekicisiniz. O yüzden en yakınlarımızın hiçbir şeyini merak etmiyoruz, o yüzden zerre sikimizde olmayan insanların her şeyini bilmek istiyoruz. Çünkü manyağız biz.

Hal böyleyken ben de manyaklara amme hizmeti olsun diye bir blog açmaya karar verdim. Uzun zamandır aklımdaydı esasen, ama yazmadan önce bayağı bir okuyayım, kendimi geliştireyim istemiştim. Ama baktım benden bir cacık olmuyor, daha fazla beklemeyeyim dedim. Zaten hayatımı, her konuda daha iyi olmadan hiçbir şeye girişmeme huyumdan dolayı bok ediyorum.

Her neyse, adettendir Tutunamayanlar'dan bir alıntıyla bitireyim bari; "kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım"